|
UNUTULAN İKİ ÇOCUK OYUNU Yaşamakta olduğum Ankara’da okula başlamayan çocuklar bile evin dışına çıkmıyorlar. Sanıyorum dışarı çıkma yerine evde bilgisayarın başında, sanal dünyada dolaşıyorlar. Dışarı çıkanların elinde ise oyun bilgisayarları var. Yüzlerine bakınca bütün bunlara rağmen çok da mutlu bir tavırları yok. Onlar ellerinde bulunan oyuncaklarla yanlarına gelen az sayıdaki yaşıtlarına, ellerindeki oyuncakların parasal değerini söyleyerek üstünlük sağlamaya çalışıyorlar. Doğal olarak da yanlarına gelen ve daha ucuz bir oyuncakla oynamaya çalışan çocuklarla oynamıyorlar. Bence çocuklar arasında oluşan, ailelerin yaşam standardı belirginliği, onların arkadaş olmalarını da engelliyor. Bu yaştan itibaren aslında cemiyetten kopmaya başlıyorlar. Bilerek veya bilmeyerek, sevip sayılmak için ellerindeki parasal gücü kullanıyorlar.
Aile terbiyesi denen şey, hızlı bir şekilde internet terbiyesine dönmekte. Bence bu çok kötü bir gelişme. Teknolojiye karşı çıktığımı sanmayın. Ama Ben “Ne güzel, çocuklar bu kadar küçük yaşta teknolojiyi kullanıyorlar” diyemiyorum. Bence bu durum küçük çocuklarda olması gereken pratik zekânın oluşmasını da geciktiriyor. Teknolojiye karşı çıktığımı sanmayın. Ben de bu teknolojiyi kullanıyorum. Bu yazıyı Ankara’da yazıp İstanbul’a gönderiyorum ve bir aksaklık olmazsa yazım birkaç saat sonra bütün dünyada okunabilir konuma geliyor. Çocuklar yaşıtları ile daha iyi iletişim kurabilmek için elinde hiçbir oyuncak olmadan beraber olabilmeyi öğrenmek zorunda. Belki de kendilerine yeni oyunlar icat etmeliler. Onlar, birlikteyken birbirlerine darılacak, küsecek, kızacak, ama sonunda beşeri ilişki kurmayı da öğrenmiş olacaklar. Onlara bu imkân aileleri tarafından verilmelidir. Yaşıtları ile sosyal çevre kalitesi olmaksızın beraber olmayı öğrenmeliler. Ellerindeki maddi güç ile değil, kendi kişiliği ile arkadaş çevresi edinebilmeliler. Belki biraz ağlayacak, belki biraz üzülecek ama onlar da bu duyguların doğal duygular olduğunu sonunda öğrenmiş olacaklar. Ben çocukluğumda köyde yaşarken nasıl vakit geçiriyordum? Mutlu muydum? Neler yapınca mutlu oluyordum. İnternete yetişemeyen çocukluğum, mutsuz bir çocukluk dönemi miydi? Yoksa köyde, o kadar yoklar içinde mutlu olmayı becerebilmiş miydim? Düşündüğümde, elimde parası verilerek alınmış hiçbir hediye olmamasına rağmen çok da mutluymuşum. Sadece ben değil, sanırım tüm yaşıtlarım bu konuda benimle hem fikirler. Annem tarlada, bağda, bahçede çalışıyor, hayvanlarla ilgileniyordu, rahmetli babam da gurbet ellerde bizlere birkaç kuruş getirebilmek için çalışıyordu. Bu koşullarda bile günümüz çocuklarından daha iyi bir çocukluğum olmuş diyebiliyorum. Eskiden benim yaptıklarımdan kaç tanesini günümüz çocukları yapabiliyorlar? Onlar mı şanslı, yoksa ben mi? Üzülüyorum, zira benim çocukluğumda yaşadıklarımı günümüz çocuklarının yaşama şansı yok. Ne kadar acı değil mi, benim edinince çok mutlu olduğum hiçbir şeyi şimdiki çocukların edinme şansları yok. İki basit oyun örneği vererek hem eski oyunları yaşlılara hatırlatmış olayım, hem de daha genç olanları bu konuda bilgilendirmiş olayım. PİSTİŞİ OYUNU: Köyde yaşarken yaşıtlarımla en çok PİSTİŞİ oynardık. Nasıl bir oyun bu diyenleriniz vardır. Anlatayım. Bu bildiğimiz futbolun kuralları ile oynanan bir oyun. Ancak ortada TOP yok, yerine top yerine kullandığımız zıplamayan küresel hale getirilmiş bir cisim var. Bulabildiğimiz, artık yama olarak bile kullanılamayacak paçavralar, kullanılmayacak durumda olan tamamı yazılmış kâğıtlar toplanır ve top haline getirilir. Bu cismin dışı da sarmaşıkla( msici) kapatılarak bağlanır. İşte oluşan bu nesne, ilkel ve zıplama özelliği bulunmayan bir toptur. Hemen hemen hepimizin elinde böyle ilkel bir top vardı. Ama bunlardan hangisi ile oynanacağına hep beraber karar verilirdi. Yani elimizdeki ilkel topların içinde en iyi yapılmış olan ile oyun oynanırdı. Hele de uzun süre oynandığı halde tekmelerden çok etkilenmedi ise, yapanı çok da yüceltirdi. Düşünebiliyor musunuz kendi yaşıtlarınızın” Kemal’in topu en iyi top.” Demesi nasıl bir gurur kaynağıdır. İnanın o yaşlarda bundan daha gurur duyabileceğiniz çok az şey vardı. Bu çocuklara ne kazandırırdı? Tabii ki el sanatına alışkanlık yaratırdı. Seçilen topun sahibi, takımlar oluştururken kendi takımında yer almasını istediği ilk çocuğu seçme hakkına da kavuşurdu. Oyunda, kendi takımında oynayacak en yararlı görülen oyuncuyu seçmek çok önemlidir. Aynı zamanda topu yapan çocuk oyun bitip eve geldiğinde övüneceği bir şeye daha sahip olmuştur.” bugün benim topumla oynadık” diyebilecektir. K’UK’UNİŞİ OYUNU: Bu oyun adını köylerde ilkel ama yararlı bir ot ve eğrelti saklama şeklinden almıştır. Yere çakılan sağlam ve olabildiğince düz bir kazığa istiflenerek sıkıştırılan koni şeklindeki, yüksekliği az depolamaya K’UK’UNİ, biraz daha yüksek olan biçimine BARDİ, daha da yüksek olup üst kısımlarına merdiven konularak ulaşılan biçimine de T’İMONİ denmekteydi. Şimdi artık köylerde böyle bir saklama, depolama şekli de ne yazık ki kalmadı. K’UK’UNİŞİ nasıl bir oyundu? Bu oyun da bildiğimiz misket oyununun ilkel hali idi. Çok fazla renkli cam misketler yerine, fındık zamanı taze fındık, diğer zamanlarda ise eski ürün fındıklarla oynanabilen bir oyundu. Misket oyununda her çocuk eşit sayıda cam misketi düz sıra halinde dizer ve bu dizilişe dik bir şekilde ellerindeki birer misketi yuvarlarlardı. Diziye en uzakta kalan misketin sahibi olan çocuk, baş olarak belirlenen misketi hedef alarak atışını yapardı. Baş değil de başka bir yerden isabet sağlarsa, isabet sağladığı misket dâhil olarak sona doğru olan misketleri kazanmış olurdu. Sonra ikinci sıradaki çocuk ve çocukların hepsi atışlarını yaptıktan sonra dizide kalan misketler de kale durumunda olan çocuğa kalırdı. K’UK’UNİŞİ de ise dizideki bir misket yerine, yan yana öbek şeklinde üç tane ucu törpülenmiş fındık üzerine konmuş diğer bir fındık vardı ve bunlar bir dizi oluştururdu. Yani bir misket yerine dört fındık konmuş olurdu. Oluşan bu öbek, yukarıda bahsettiğim küçük depolama şekline benzediği için sanırım oyuna K’UK’UNİŞİ adı verilmişti. Oyunu oynayan çocukların ellerinde atış için kullandıkları tam küre haline getirmeye özen gösterdikleri, büyük boy ve nispeten daha ağır bir fındık olurdu. Atışları ellerindeki bu fındıklarla yaparlardı. Diziye konan fındıkların bir işlemden geçmiş olması gerekirdi. Taze fındık çotanaktan çıkarılır ve sivri olan tarafı pürüzlü bir zeminde, kabuğu delinmeden törpülenir ve küresel bir hale getirilmesi sağlanırdı.(Eski fındığın bu şekilde tıraşlanması çok zordu. Kabuğu delinir ve fındık içi görünür hale gelirdi.) Oyunda işlem görmemiş fındık kullanılamazdı. Taze veya kuru fındık hiç fark etmez bunların mutlaka törpülenmiş ve yuvarlatılmış olması gerekirdi. Oyun oynayan çocuklar ellerinde eşit sayıda fındıkla oyuna başlarlardı. Oyun bittiği zaman elinde en çok fındık olan çocuk oyunun da galibi olurdu. Ne kadar basit iki oyun değil mi? Babalar genelde gurbettedir. Bu yüzden “Baba bana şunu al, bunu al” diyememektedirler. Arkadaşları ile tartışıp ara sıra kavga ettiklerinde eve gelip kavga edip dayak yediği çocukları ailelerine şikâyet etmeyi de bilmezlerdi. Zira büyüklerinden böyle bir şey görmemişlerdi. Sanki bu tatsızlıklar da oyunun bir parçası olmuştu. Ama küçükler bu oyunu oynadıkları için mutlu olurlardı. Küçük şeylerden mutlu olmayı da çocukken öğrenmiş olurlardı. Şimdi ise çocuklar hep daha fazlasını isteyip mutsuz olmuyorlar mı? Çevre sorunlarının, maddi sıkıntıların, hastalıkların kol gezmekte olduğu günümüzde, yüzünüzde bir damla gülücük oluşturabildiysem kendimi mutlu sayacağım. Kemal ÖZBIYIK 20.01.2010 ANKARA
Görüntüleme sayısı: 1695 | E-Posta
|