Haber Arşivi arrow İSTAD
Ana Sayfa    İletişim     Sık kullanınanlara ekle     Açılış sayfası yap
ANA MENÜ
Haber Arşivi
Röportajlar
Bağlantılar
İletişim
Arama
Köşe Yazıları
Ziyaretçi Defteri
Önemli Telefonlar
İSTAD
ARHAVİ
Tarihçe
Coğrafya
Köyler
Örf ve Adetler
Yemekler
Folklor
Büyükler
Fotoğraflar
DERNEK
Hakkımızda
Dernekler Kanunu
Faliyetler
Üyelik Formu
Resim Galerisi
Üyelerimiz
Organlar
Yönetim Kurulu
Denetleme Kurulu
Kadın Kolları
Gençlik Kolları
SİZDEN BİZE
Resimler
Şiirler
Yazılar
Denemeler
Hikayeler
Fıkralar
ARHAVİ REST.
Resimler
Hizmetlerimiz
Menüler
Rezervasyon
İstad Üyelik Bilgi ve Teklif Formu
 Öneri ve İstek Formu

ZİYARETÇİLER
  Bugün185
  Dün365
  Bu Hafta1582
  Bu Ay10176
  Toplam162569
www.memurlar.net
Advertisement
JİN CAFE
Firma reklamlarınızı belirli süre ve bağış karşılığı sitemizde yayınlatabilirsiniz. İrtibat için: 0532 663 83 08
SİZDEN BİZE KÖŞESİ...LAZLARIN KİMLİĞİ Yazdır E-Posta
21 02 2009

Yazar: Nurten Nayir

Gönderen: Muhsin Erol

LAZLARIN KİMLİĞİ

 

Bir halkın kimliğini belirlenmesi için üç yol vardır. Tarihi bilgiler ya da belgeler, o halkın kültürü ve dilidir. Ancak, Lazların tarihine başlamadan önce “Laz” ismine değinmekte yarar vardır.                                                            

Lazlar, ilk zamanlarda, eski Türk boylarında olduğu gibi, liderlerinin adıyla anılırlardı. Daha sonra “Laz” adıyla anılmaya başlandı. “Laz” ismini ilk kez, M.S, I. Yüzyılda, Romalılar kullandı. Bu isim, her ne hikmetse çabuk kabullenildi. 

 “Laz” isminin ortaya çıkmasına ilişkin çeşitli görüş ve fikirler de vardır. Prof. M. Fahrettin Kırzıoğlu, Lazların asıl adının “Alazlar” olduğunu savunuyor. Kırzıoğlu’na göre, Kafkasya bölgesinde, sesli harfle başlayan isimlerin ilk sesli harfi yutulmuş biçimiyle telaffuz ediliyor ve zamanla o harfin tamamen kayboluyor. Böylece “Alazlar”ın başındaki “A” harfi zamanla kaybolmuş ve yerine “Lazlar” olarak kalmıştır. Çanar ve Alazan boylarının, her ikisi de, eskiden Kaspi ve Milattan Önce V Yüzyıldan sonra da, Alban (Alplar) diye tanınan Saka/İskit uruğunun, Kür Irmağı solunda ve İber sınırında  yaşayan ikiz boyu idi.

            Batılı bilim adamlarına göre ise, “Laz”  ve “Çani” aynı topluluktur. Bir Etnos adı olan Çani, Bizans’ta, Tzannoi ya da Tzanoi formülüyle literatüre girdi. Bizans Yazarı Tesalonikeli de bu görüşe katıldı ve buna dayanarak “Tzanoi” kelimesinin “Çani” kelimesine dönüştüğünü ortaya attı.

            Daha sonraları, “Çani” kelimesi de “Lazi” kelimesine dönüştü. Trabzon Patrikliği Neokesar, Rum Metropolitiliği’nden bağımsızlığını kazanınca, “Laz” ismi bu bölgenin adı olarak kullanılmaya başlandı. Böylece “Çani” yerine “Laz” deyimi yerleşti. Yeni ad o derece etkili oldu ki, bölgede bulunan öteki toplulukların adlarını bile unutturdu.

             Değişik yazarların, “Laz” isminin kullanılmasına ilişkin değişik görüşleri vardır. Tek birleştikleri nokta ise, günümüzde “Laz” olarak adlandırılan halka, eksiden, “Laz” denmediği, liderlerinin ismi ile adlandırıldığı ve bu ismin Bizanslılar tarafından verdiğidir.

Lazların adını Bizanslılar verse de,  Lazlar liderlerinin adlarıyla anılsalar da, İslamlığın çıkışından beri yazılı kaynaklar, bugün “Laz” denen halkın, öteki Kafkas halklarıyla birlikte Çoruh ırmağı ağzının batısında ve Karadeniz kıyısındaki ormanlık dar bir bölgede yaşadığını gösterirler.

Kafkasya bölge halkların hemen hepsi, Orta Asya’dan çeşitli tarihlerde ve çeşitli şekilde gelmişlerdir. Hazar Deniz’in kuzeyi ve Kafkasların güneyi, Orta Asya’dan batıya açılan en emin ve en emniyetli yoldur o zamanlar için.  Hazar Deniz’in güneyse, o zamanın güçlü devletlerinden İranlıların kontrolü altındaydı. Orta Asya Türklerinin İran üzerinden batıya göç etmeleri, ancak, Malazgirt zaferinden sonra mümkün olabildi.

Hemen bütün Türk masallarında Kaf dağı ve bu dağın arkasında, cennet gibi güzel bir yer vardır. Bu yerde, bol akar sular, bol ağaçlar, bol meyveler ve bol av hayvanları bulunur. Türk Masallarında sözü edilen Kaf dağı, günümüzdeki Kafkas dağlarıdır. Cennet gibi güzel yer de Doğu Karadeniz bölgesinde, deniz kıyısında, bugün Lazların da yaşadığı yerdir.

Eskiden, özellikle de Milattan önceki asırlarda, Orta Asya’da yaşayan Türkler, bu Kaf dağını aşmayı ve cennet diye niteledikleri bölgeye gitmeyi hayal ederlerdi. Türk boylarının hemen  hepsi, fırsat bulduklarında, bu bölgeye, yani Kafkasya’ın güneyine gelip yerleştiler. Bu nedenle, burada bulunan Derbent Geçidi’ne, “Türk Kapısı” da denirdi. Türk boylarının hemen hepsi, Türk Kapısından geçmişler ve Kafkas bölgesine yerleşmişlerdir. Kafkasya’ya yerleşenlerin büyük çoğunluğu Ural-Altay dilini, başka deyişle Orta Asya dilini konuşurlardı. Sadece Osetler Hint-Avrupa dilini konuşur. Ama Osetler de Orta Asya kökenlidir. Fahrettin Kırzıoğlu dahil olmak üzere Tarihçilerin çoğu, Lazların da, öteki Kafkas halkları gibi Orta Asya’dan geldiklerinde söylüyorlar. Kırzıoğluna göre, bölgenin tarihi sadece Türk halkların konteksti içinde tartışılabilir. ***

İslamlığın çıkışından beri yazılı kaynaklar, “Laz” adlı boyun, şimdiki Çoruh ırmağı ağzının batısında ve Karadeniz kıyısındaki ormanlık dar bir bölgede yaşadığını gösterirler. Kaynaklar, bölgede birçok krallıklar kurulduğunu ve Bizanslıların bu krallıklara “Lazika” adını verdiklerini de kaydediyorlar. Ama bu halklar içinde, Lazlar dahil, hiçbirisi kendi başına bir devlet kuramamıştır. Bu bölgede kurulan devletler ise, birçok ya da bütün Kafkasya halklarının katılımıyla olmuştur. Yani sadece Lazlardan oluşan ve Karadeniz’e egemen bir krallık, hiçbir zaman kurulmamıştır(7).

Kurulan devletlerin birçoğuna, Bizanslılar “Lazika” derlerdi. Bu nedenle, çoğu kez, bu devletlere, gerçeği yansıtmamasına rağmen “Laz” devleti denmiştir. Halbuki bu kurulan devletlerin bazılarında Lazlar yönetici bile değillerdi.

 V. yüzyıl, Lazların yönetimindeki Lazika devleti için sıkıntılı yıllar oldu. Bizans ve Presler tarafından cendere içine alındı. Bu durumda, Lazika kralları esnek politika izlemek zorunda kaldılar. Bazen Bizans’tan, bazen de Preslerden yardım istediler. Her iki durumda da Lazlar çok eziyet çektiler. Lazika, böylece, VII. Yüzyıla kadar çekişme sahası oldu.

Lazlar, bir ara, 50 yıl kadar bir süreyle, Arapların hegemonyası altında yaşadı. Lazlar Arap yönetiminden hoşlanmadıkları için, bu süre içinde, Müslümanlığı kabul etmediler. VIII. Yüzyıla gelindiğinde, artık, Lazika krallığı yoktu. Lazlar da, bölgede kurulan bazı krallıkların içinde ve genellikle çok zor koşullarda yaşamlarını sürdürdüler.

Lazlar, Müslüman olmadan önce, Bizansların baskıları sonucu Hıristiyanlığı kabul etmek zorunda kaldılar. Ancak Lazların yaşadıkları yörelerde açılan kiliseler, Bizanslıların dayatmacılıklar sembolleri olarak görülmüş ve Hıristiyanlığa ısınamamışlardır. Lazlar kendi otantik inançlarını, eski dinlerini, şeklen Hıristiyan oldukları dönemde de sürdürmüşlerdir. (9)

Lazların çilesi, Osmanlıların, Trabzon’u ele geçirmelerine kadar sürdü. Trabzon’un Osmanlıların eline geçmesi üzerine, Lazlar rahatladılar, toplu olarak Osmanlıların hizmetine girdiler. Lazlar, daha önce de Osmanlı devletiyle temasa geçmişler ve Trabzon’un fethi sırasında Osmanlılara önemli ölçüde yardım etmişlerdi. 

Lazlar Osmanlı yönetimine girince, toplu olarak Müslümanlığı benimsediler. Lazların Müslümanlığı hemen ve toplu olarak kabul etmelerinin ve Osmanlılara yardım etmelerinin nedeni, Lazların kendi ırktaşlarıyla karşılaşmalarına bağlanıyor.

 

                                                           *

 

Lazlar, Orta Asya kökenli olduklarından, Türk boylarıyla aynı kültürü de paylaşıyorlar ve birçok alanda ortak özellikleri vardır. İlk olarak, ikisinin de göçe dayalı bir yaşam biçimi benimsemiş olmalardır. Orta Asyalıların, başka deyişle Türklerin dışında göçebe hayatını yaşayan hiçbir Hint – Avrupa asılı bir halka rastlanmadı(10). Lazların yönetim şekli de, eski Türklerin yönetim şekline benziyor. Krallık, Hint-Avrupa milletlerinde olduğu gibi ilahi bir hak değildir. Türklerde olduğu gibi, Lazlarda da, krallık hak edilir (11). Lazlarda, yine eski Türklerde olduğu gibi, gök yüzü, güneş ve ay kutsal sayılıyordu.  

            Şamanizm’de ayın tutulmasını, kötü ruhların ayı işgal ettikleri anlamına gelirdi. Kötü ruhların aydan kovulması için de, gürültü ve patırdı yapılırdı. Bugün, Orta Asya kökenli topluluklarda, yani Türk boyların birçoğunda, ay tutulduğu zaman halk toplanır, gürültü ve  patırdı yapar. Tencere gibi ses çıkaran şeyleri birbirine çarparlar, silah bile atarlar. Lazlar da,  ay tutulduğu zaman, benzer gürültü ve patırdı yaparlar, hatta silah atarlar.

Şamanizm inancında, ölülerin ruhlarının, mezarlarının başına oturduklarına inanılırdı. Bu nedenle, eski Türkler, mezara ayak basmaktan ya da mezara parmak doğrultmaktan kaçınırlardı. Böyle bir şey yapana ruhların çarpacağına inanılırdı. Yine Şamanizm inancına göre, ölülerin ruhları, evlerinin kapı eşiğine otururlar. Kapı eşiğine ayak basılırsa ya da üstüne oturulursa, burada oturan ruhlar rahatsız olurlar ve insanları çarparlar. Bu nedenle de, kapı eşiğinde ayak basmaktan ya da oturmaktan kaçınırlardı. Bu inanç, Anadolu Türklerinde etkisi biraz kaybolmasına karşın, birçok Türk boyunda ve Lazlarda hala geçerliliğini koruyor.

Şamanizm inancına göre, kötü ruhlardan sakınmak için, insanlara mavi boncuk takmak ve evlere de at nalı gibi nazarlıklar asmak gerekiyor. İnsanların mavi boncuk takmaları, evlere de at nalı asmaları bir Orta Asya geleneğidir. Günümüzde, bütün Türk toplumlarında, nazar değmesin diye evlere at nalı asılır, insanlar da mavi boncuklar takarlar. Nazarlık takılmasının hatta nazar değmesi inancının İslamiyet’le ilgisi yoktur. Türklerin dışında hiçbir Müslüman milletlerde buna benzer bir adet ve uygulama yoktur. Bütün Türk boylarında uygulanan bu gelenek Laz toplumunda da vardır.

Anadolu Türklerinde görülmeyen ama Lazlarda ve öteki bazı Türk topluluklarında hala görülen, Orta Asya kökenli adetler de vardır. Düğünlerde kız taraflarının ayak diremesi ve düğün evinden bir şey aşırması, enişte davetlerinde de erkek tarafının kızın evinde, bir şeyler kırması ya da aşırması Orta Asya geleneğidir. Evlenmesi için söz kesilen kızın ya da erkeğin, nişan gününe kadar, karşı tarafın ailesinden birine gösterilmemesi de bir Orta Asya geleneğidir. Bu gelenek, günümüzde birçok Türk boylarında olduğu gibi Lazlar da vardır. Eski Türklerde, “Kan içerek yemin etme ve buna bağlı olarak kurulan kan dostluğu veya kan kardeşliği geleneği vardı. Günümüzde, bu geleneklerinden en uzak olan Türklerce bile uygulanıyor ” (12). Kan kardeşliği geleneği Lazlarda da vardır.

Günümüzde, başta Lazlar olmak üzere Karadenizlilerin kullandıkları Kemence, sadece eski Türklerde, Orta Asya’da kullanılmıştır. Başka hiçbir millette ve hatta başka hiçbir yerde kemençe kullanılmamıştır. Kemençe, günümüzde, Orta Asya Türklerinde kullanılan ‘kopus’ müzik aletine çok benziyor.

Dünyaca ünlü Etnolog Georges Dumezil, her milletin kendine has bir efsanesinin ve masallarının olduğunu ortaya çıkardı. Hint-Avrupa asıllı milletlerin masallarda, birbirlerinden kesin çizgilerle ayrılmış üç sınıf vardır. Bu sınıflar arasında, evlilik, aşk, dostluk ya da bunlara benzer ilişkiler olmaz. Krallar sadece kral ailesiyle evlenebilirler. Prensler ve prensesler başka prens ya prenseslere aşık olurlar. Asiller asillerle, köylüler de köylülerle ilişki kurar. Sınıflar arasında en küçük bir ilişki bulunmaz.

Hint-Avrupa asıllı milletlerin masallarında, sadece kral ailesinden biri kral olabilir. İstisnası bile yoktur. Bu Hint-Avrupa milletlerinin ruhuna işlemiştir. Günümüzde bile, bunun tersi düşünülemez. 

 Türk masallarında ise, sınıf farkı kesinlikle yok. Bir köylünün ya da bir çobanın kral olabileceği gibi, bir köylü erkeğin ya da kızın, kralın kızını ya da oğlunu sevebilir, birbiriyle evlenebilir. Eski Türklerde böyle sınıf farkı olmadığı için, Türk efsane ve masallarında buna benzer durumlara rastlanmıyor.

Lazların masalları da, Türk masalları gibi, sınıf fark yoktur. Kral olmak için ille kral ailesinden gelmezler. Laz masallarında, çobanların kral olduğu gibi, prenslerin köylü bir kızı, prenseslerin köylü bir erkeği sevdiği, onunla evlendiği görülmektedir. Lazların masallarında da, insanlar sınıflara ayrılmıyor. Lazların masallarında, öteki Türk boylarının masallarında olduğu gibi, Kadın ile erkek arasında eşitlik vardır.

Eski Türklerde kölelik de yoktur. Türkler, hiçbir zaman köle olmadılar, hatta köle de kullanmadılar. Savaş esiri olarak alınan Türkler, zincire vurulmuş ve köle olarak çalıştırılmış olabilirler. Ama ilk fırsatta kaçmışlardır ve kaçmak için ölümü göze almışlardır. Lazlar da bu özellikler vardır. Lazlar, hiçbir zaman köle kullanmadılar ve köle olmadılar. Zor kullanılarak köle olarak esir alındılarsa, ilk fırsatta kaçtılar.

Orta Asya kültüründe,  yaşlılara değer verilirdi. Bu değer, yaşlı erkeklere saygı, yaşlı kadınlara da sevgi tezahürüyle belli edilirdi.

Günümüzde, babalarının yanında çocukların yüksek sesle konuşmamaları, babalarının sözünü kesmemeleri, bir Orta Asya geleneğidir. Yine Orta Asya geleneğinde, yemek sırasında babaya özel yer ayrılır, baba yemeğe başlamadan önce çocuklar yemeğe başlamazlardı. Erkek çocukların, babalarının yanında ayak üstüne ayak atmamaları, eşleriyle konuşmamaları, hatta çocukları ile ilgilenmemeleri de Orta Asya geleneğidir. Günümüzde, çocukların, babalarının yanında sigara içmemeleri geleneği, eski Orta Asya’da. eski Türklerde babaya karşı duyulan saygıdan kaynaklanıyor.

Babaların çocuklarına karşı mesafe koymaları, onlarla laubali olmamaları, çocuklarını sevdiklerini belli etmemeleri de bir Orta Asya geleneğidir.  Günümüzde de, daha doğrusu, geç vakte kadar, Türk babaları, çocuklarına olan sevgilerini, çocukları uyurken dile getirirlerdi. Çocukları uykudayken onları okşarlar ve severlerdi. Bu da eski Türk geleneğidir.

Eski Türklerde, anneler ise, saygı yerine sevgi gösteriyordu. Çocuklar, babalarına karşı gösterdikleri saygıyı annelerine göstermiyorlardı. Ama buna karşı, annelerine okşayıcı sözler söyler, ufak tefek hediye alırlar ya da buna benzer davranışlarla bulunurlardı. Böylece anne ve babaya karşı gösterilen davranışlarda adalet sağlanırdı.

Bütün bunlar, Lazlarda görülüyor. Türklerin dışında başka hiçbir millette bu görülmez. Bugün, tüm Türk boylarında ve Lazlarda, dejenere olanların dışında, bu gelenekler hala vardır ve aynen uygulanır.    

 

                                                                       *

 

Lazca dili de, bütün Türk boylarının ortak dili olan Ural-Altay dil ailesindendir. Laz dilinin ve Anadolu Türkçe’si dahil olmak üzere, öteki bütün Türk boylarının dillerin cümle yapısı aynıdır. Laz dilinde bir cümle yazılırsa ve bu cümlede bulunan her kelimenin altına Anadolu Türkçe’sinin karşılığını yazarsak cümle bozulmaz.

 Ural-Altay dilinin eklemeli özelliğinden isim halleri ortaya çıkmaktadır. Yani isimlere “i, e, de, den” ekleri eklenir, ona göre isimler anlam kazanır. Ural - Altay dilinin dışındaki dillerde, isimlere böyle takı eklenmez. İsimlere aynı anlamı vermek için, isimden ayrı olarak yardımcı kelime, hece ya da harf kullanırlar. O halde isim halleri başka hiçbir dilde bulunmaz.

Türk dillerinde “Erililik, dişilik, orta kip gibi, kelime ve kavramlarda cinsiyet bildiren biçimlerin olmaması, Ural-Altay dillerinin temel bir özelliğidir. Her şeyden önce bu, dünyaya bakışla ilgilidir. Türklerde de ana da kağandır, baba da; erkeğe de sultan denir, kadına da. İş bölüşünde cinsiyet ayrımı gözetilmez.  Dolayısıyla, en basitinden, makam ve unvanlarda bile cinsiyetin ifadesine ihtiyaç duyulmamıştır... dünyaya (Türk dünyasında) genel olarak bakış bu idi ve bu bakışın köklerini çok derinden aldığı ve ona akraba olan ve olmayan belli bir dünyanın tüm toplumlarını etkilediği açıktır. “ (13)

Moğolca ve fince’de çoğul, ‘t’ ve ‘d’ eki ile yapılır. Anadolu Türkçe’sinde de, bir zamanlar, bu ekin kullanıldığının izleri bulunur. Yani bitişken dillerde, en fazla kullanılan ve ortak özellik gösteren ek budur.” (14) Lazcada da, “t” çoğul takısı olarak kullanılır.

Anadolu Türkçe’sinde olmayan bazı eski Türk ve Orta Asya kökenli kelimelerin Lazca’da kullanılmasının bir anlamı var. Lazca’da, karakış anlamına kullanılan “Zemğheri” kelimesi, Anadolu Türkçe’sinde yer almaz. Belki vardır ama pek kullanılmıyor. Bu kelime, Orta Asya’nın bir çok dillerinde, bugün bile kullanılmaktadır.

Anadolu Türkçe’sine göre belli anlamları olan bazı kelimeler de Lazca’da bulunuyor. Mesela, Lazca’da, Şubat ayına “Kuçuğay”  adı verilir. Bu, Şubat ayının küçük olduğunu ifade eden “Küçük Ay”, kelimelerin değişik bir şekilde telaffuz edilmesinden oluşmuştur. Lazcada Temmuz ayına da “Çuruğay” denir. Bu kelimenin anlamı da “Çürük Ay” demektir. Temmuz ayında havaların sıcak geçmesinden ve çok şeyin çürümesine yol açmasından bu aya bu ad verilmiştir. Yine Lazcada, yüzümüzde çıkıntı olarak bulunan buruna “Çğindi”denir. Bu isim, “Çıkıntı” kelimesinin zamanla değişik telaffuz edilmesinden oluşmuştur. Büyük ihtimalle, bu kelime Anadolu Türkçe’sinde de vardı ve zamanla unutulmuştur. Yerine de, nereden alındığı bilinmeyen şimdiki “Burun” kelimesi getirilmiştir. Bacaklarımızın bükülmesini sağlayan dizin Lazca karşılığı “Burguli” dir. Bu isim de dizin bükülen bir şey olduğu ifade eder. Kulak ismin karşılığı olan “Uci” kelimesi, kulağın insan vücudunun bir ucu anlamına geldiğinin ifadesidir.

Bunların yanı sıra, Lazcada, Allah kelimesinin karşılığında iki isim vardır. Bu, eski Türklerde olduğu gibi, Lazların atalarında da iki Tanrıya inanıldığı anlamını getiriyor.

Şamanizm inancında da, bir gök, bir de yer olmak üzere iki Tanrı vardı. Gök Tanrısı, iyilik tanrısıydı. İnsanları cezalandırmazdı. Gök Tanrısından korkulmazdı. Sadece sevilirdi.

Lazcada, birinci Tanrının karşılığı Tangri’dir. Eski Türklerin, Gök Tanrısına verdikleri ismin farklı telaffuzudur. Lazcada kullanılan ikinci Tanrı ismiyse Ğormoti’dir. Ğormoti, Lazca anlamına göre, insanlara ceza veren bir Tanrı olarak bilinir.  Bu da, eski Türklerin yer altı tansına tekabül eder. ***

Buna rağmen, Lazca ile Anadolu Türkçe arasında, ikisi de Ural Altay dil ailesinden olmalarına rağmen,  birbirlerinden farklı bazı özellikler vardır. Biri  Anadolu Türkçe’sinde, bir kelimenin içinde, istisnaların dışında, birden fazla sessiz harfler yan yana gelmezler. İkiden fazla sesli harfın yan yana geldiği hiç görülmez. Lazcada, iki ya da daha fazla sessiz harfin yan yana geldiği kelimelerin sayısı çoktur. Lazcanın, Anadolu Türkçe’sinden farklı olan bu özelliği, Göktürklerde bazı eski Türk boylarının dillerinde de vardır. Uygur Türkçe’sinde hala vardır. Uygur Türkçe’sinde de, birçok sessiz harfler bir arada ve yan yana gelmektedir. 

İkinci fark ise,  Lazcada, içeri ve dışarı, yukarı ve aşağı, içinde ve dışında, üzerinde ve altında gibi yer zarfların yerine fiillerin önüne bir ön ek gelerek aynı anlamı veriyor.  Lazcada bulunan bu özellik, Macar dilinde ve günümüzde Orta Asya’da yaşayan bazı Türk boylarında bulunmaktadır.

Lazcanın Anadolu Türkçe’sinden başka bir farkı da,  Anadolu Türkçe’sinde, sekizi sesli olmak üzere 29 harf bulunmaktadır. Lazcada ise, beşi sesli olmak üzere, 36 harf bulunur.

Göktürk dilinde, dördü sesli olmak üzere 38 harf vardır. Lazca alfabesi, Göktürk alfabesine yakındır.

 Lazca’da   A, E, İ, O ve U  üzere beş sesli harf vardır. “I” sesini veren harf bulunmaz. Ö ve Ü harfleri de yoktur. Bazı fiil çekimlerinde Ö ve Ü sesleri çıkmaktadır. Böyle bazı fiil çekimlerinde çıkan Ö ve Ü seslerini yazıya dökmek için O ve U harflerinin önüne, bazı harf ya da işaretler konur. Anadolu Türkçe’sinde olmayan bu durum, Uygur Türkçe’sinde vardır. Uygur Türkçe’sinde de,  Lazca gibi, A, E, İ, O ve U olmak üzere beş sesli harf vardır. Uygur Türkçe’sinde de, bazı fiil çekimlerinde Ö ve Ü sesleri çıkmaktadır. Bu sesleri yazı dökmek için O ve U harflerinin önüne, incelemek için bazı harfler konur. 

 

 

Kaynaklar:

 

1)  M. Fahrettin Kırzıoğlu, VII. Türk Tarih Kongresi.

2)  1967 Artvin Yılığı

3)  1967 Artvin Yıllığı

4)  Georges Dumezil,  ölümü dolayısıyla televizyondan yayınlanan program.

5)  Pr. Anıl Çeçen, Türk Devletleri.

6)  Pr, Orhan Türkdoğan, etnik Sosyoloji, İstanbul 1999, Sayfa: 514-515

7)  Assan’ın “Karadeniz”in Atmacaları başlıklı yazısı, Sayfa: 106

8 ) Pr. Anıl Çeçen, Türk Devletleri

9)  Ali İhsan Aksamaz, Yeni Karadeniz güneş Gazetesi, sayı, Kasım 2001

10) Oman Karatay, İran ile Turan, sayfa: 149, Paragraf: 2

11) Georges Dumezil, ders notları.

12) Osman Karatay, İran ile Turan, S: 155, Prf: 3

13) Osman Karatay, İran ile Turan, Sayfa: 45, paragraf: 4 

14) Osman Karatay, İran ile Turan, Sayfa  163, Paragraf: 4                     

 
Sonraki >
Faaliyetlerimiz
FAALİYETLERİMİZDEN

HALKOYUNLARI ÇALIŞMALARIMIZ;
İSTAD Halk Oyunları Kursları Beykoz Belediyesi bünyesinde başlamıştır
İletişim ve Bilgi İçin
Necdet Çolak
0542 244 40 05

AİDAT ÖDEMELERİ
Aidatlarını ödeyen tüm üyelerimize teşekkürler
SİTE GİRİŞ FORMU





Kayıp Parola?
Hesabınız yokmu? Kayıt olun
BAĞLI ÜYELER
Hiçbir üye bağlı değil.
Misafir: 71
HABER BAŞLIKLARI
Köşe yazarları
Şükran Özçakmak
 Yıkıldı Perdem Eyledi Viran
 Memleketimden Haberler-2

 Memleketimden Haberler-1
   Yazarın Tüm Yazıları
 Nurten Nayir
 Kariyerine Uygun Spor Hangisi ?
 Tarihi Bir Gün: 27 Mart 2010 / Arhavi
 Düşler Sayfası
   Yazarın Tüm Yazıları
Kemal Özbıyık
 Çevre, Dere, Su, Hes, Doğrusu Pes
 41. Yazı
 K'uk'uni- Bardi T'imoni
   Yazarın Tüm Yazıları
Mustafa Yılmaz
 Bakkal ve Manavları Öldürmeyelim
 Merhaba Dostlar
 Huzuru Arayıp Yaşamak
   Yazarın Tüm Yazıları
Kazın Alpay
 Güle Güle Sayın Müftüm Yolun Açık Olsun
 Sensei İsmet Turna ve Biz Öğrencileri
 Karate Sporu ve Kuralları
   Yazarın Tüm Yazıları
Kemal Karaosmanoğlu
 Kavak Köyünde Yaşam
  Eski Bayramlar ve Şimdiki Bayramlar
 Arhavi'de Kıbırdama Var
   Yazarın Tüm Yazıları
ÖZLÜ SÖZLER

 Dünyada herşey için, medeniyet için, hayat için, başarı için en hakiki mürşit ilimdir, fendir. 
M. Kemal Atatürk
 
 Cehennemde ateş yoktur, her insan kendi ateşini bu dünyadan götürür.
Pir Sultan Abdal
 
 Hayalleriniz büyük olsun ki hayal ettikçe siz de büyüyün.
James Allen

Dernek Faaliyetlerimizi Nasıl Buluyorsunuz?
 
İSTAD Bünyesinde Hangi Kursların Açılmasını İstersiniz?
 
HAVA DURUMU
Para Piyasaları (M.B.)
USD Alış1.5032 YTL
USD Satış1.5105 YTL
EURO Alış1.9644 YTL
EURO Satış1.9739 YTL
 Facebook Grubu
 İstanbul Arhavililer Derneği Facebook Grubuna Siz De Katılın
 Facebook Grubu
  İSTAD Gençlik Kolları Facebook grubuna Siz de Katılın